Bilimsel Bağnazlık
‘Karanlık Avrupa’ Haçlı seferleriyle birlikte İslam dünyasındaki kimi buluşları ülkelerine taşıdı, zamanla geliştirdi ve hayata uyarladı. Bir de tabii, dönemin en parlak medeniyeti Endülüs[1] ile iletişim içerisinde idi. Batı süreç içerisinde kiliseye dayalı (skolastik) düşünce ve derebeyler de alt edilince ‘pozitivizm’ yani beş duyuya dayalı düşünce ile halen devam eden hakimiyetini kurdu. O günün şartlarında İslam dünyasının en önemli temsilcisi olan Osmanlının üstünlüğü bir süre devam etmişse de Yeni Dünya’daki (Amerika kıtası) kıymetli madenlerin, Avrupa’ya taşınması ile ortaya çıkan zenginlik, müstemlekeciliğin getirileri ve nihayet bilimsel keşiflerin hayata indirgenmesi Osmanlının duraklama dönemini bir süre sonra geriye gidişe çevirmiştir.
Sanayi devrimi olarak ifadesini bulan dönemin 1765 yılında buharlı makinenin icadıyla başladığı kabul edilir (https://www.facebook.com/watch/?v=1800198227084366) Gerisi malum; çorap söküğü gibi geldi. Bu devrimi kaçıranlar ya da geriden takip edenler ise süreç içerisinde ya zayıf düşüp doğrudan sömürge haline gelmiş ya da yönetimler bu güçlü devletlerin etkisi altına girmiştir.
Bilimsel keşiflerin bu baş döndürücü sonuçları sadece Batı insanını değil, ‘İslam sosyolojisini’ de derin etkisi altına aldı. Öyle ki, bilim zaman içerisinde adeta insanların inancı haline geldi. Oysa konu Müslümanlarla doğrudan ilgilidir. Zira Müslümanların düşmanları ile baş edebilmesi için teyakkuz halinde olması Kur’an’ın emridir (Enfal 60). Ama müslümanların referans kaynakları olması gerektiği gibi ‘okuyamaması’ müslüman dünyasının zayıflamasının da nedeni oldu. Allah Rasulü’nün bütün hayatına yaydığı din, kişi bakımından ‘vicdana’, toplum bakımından ‘camiye’ indirgendi. Zamanla sanki bu alanla ilgiyi kesmek gerekiyormuş gibi bir toplumsal hafıza oluşturuldu.
Mevcut gelişmişlik farklılığının baskısıyla zihinsel kontrole tabi olan İslam dünyası farkında olmadan inancını ‘bilimsel’ olanla çerçevelemiş ve sınırlandırmıştır. Oysa pozitif bilim deneysel olanla, yani beş duyu ile ‘hissedilebilenle’ sınırlıdır. ‘Hakikat’ bambaşka tabii… Bu yüzden modern insan gözüken bütün ihtiyaçları karşılandığı halde bir o kadar mutsuz ve doyumsuz…
Bütün tabuları yıktığını iddia eden Batı, aslında yanlış da söylememektedir. Zira bütün tabular yıkılmış, ortada tek bir tabu kalmıştır; bilim… Tabu-dogma bağnazlığı temsil etmek için kullanılan bir vasıflandırmadır malum… Ve genellikle de dinlerle ilişkilendirir. Bilim ne bir dindir ne de bir tabu oysa... İnsanlığın ortak değeridir. Ama Batı bilimsel keşiflerle elde ettiği gücü kültürel soykırıma dönüştürmüştür. Sizin yerinize düşünen 'küresel aktörler' batı dışı kültürleri adeta hipnoz etmiş, itibarlarını yerle bir etmiştir. İşte bu yüzden Batı değerleri (sözgelimi demokrasi) tekelleşmiştir (tabulaşmıştır).
İslam dünyası hiçbir şekilde Batının ürettiği ve dayattığı kavram ve kurumlara mahkûm edilmemelidir. Zira referans kaynaklara dayalı bir bilginin yanlış olma ihtimali yoktur. Ancak, yanlış yorumlanması mümkündür. Bu yanlış yorumlanma durumu sıradan insan nezdinde referans kaynaklara (Kur’an ve sünnet) dayalı bilginin ‘modasının geçtiği’ gibi doğrudan itikadı etkileyen bir yanılsama oluşturmaktadır.
Bir başka açıdan bakıldığında da; bilimsel olduğu kabul edilen birçok bilginin diğer bilimsel çalışmalar aksi de ispatlanmıştır. Çünkü bilimsel bilgi eldeki veriler esas alınarak oluşturulur ve çoğu zaman da teori (aksi ispatlanabilir) düzeyde kalır. Nitekim pandemi sürecinde ileri sürülen birçok bilgi, sonraki süreçte aksi ortaya konduğundan, insanlar adeta denek olarak kullanılmıştır. Ya da geçmişte Nobel ödülü verilen DDT isimli zehir, sonraki süreçlerdeki araştırmalarda çıkan uzun dönemli zararları nedeniyle yasaklanmıştır (https://www.akademikakil.com/trajik-bir-basari-nobel-odullu-ddt/muratelli/)
Günümüz insanı yaptığı bilimsel keşiflerin verdiği cesaretle (!)kendisince adeta Allah'a çalım atmakta-kafa tutmaktadır. Hatırlarsınız diye düşünüyorum; inşaası bittiğinde ‘hiç batmaz’ denilen ‘Titanik’ daha ilk seferinde batmıştı. ‘Titanik’ kelimesinin kökeninin Eski Yunan tanrılarının ‘büyüklüğünü (!) ifade etmek üzere kullanılan ‘titan’ kelimesinden geldiğini de hatırlatalım. (Her nasıl tanrıysa!... Daha sonra Zeus önderliğindeki genç Olimpos tanrıları tarafından alt edilmişler). O günkü gibi olmasa da zihinlerdeki ‘bilim tanrısı’ kafasındaki diğer tanrılara da sınır çiziyor. İşin ilginç tarafı; İslam da kimi Müslümanlarca (!) bu çerçeveye oturtuluyor. Öyle ya; hiç İslam bilime karşı olabilir mi!...
Oysa “hakikatin bilimsel olması şart değildir.” Bilim önemlidir elbette… Bilim adamı da kıymetli… Ama bilginin irfanla taçlanmamış hali faydasız, hatta zararlıdır. Söz gelimi kitle imha silahları da söz konusu ‘bilim’le ilgili olup, günümüzde insanlığı defalarca yok edecek kapasiteye ulaşmıştır. Belki de Efendimizin ‘faydasız’ olarak nitelendirdiği ve Allah’a sığındığı ilim budur. Zira ilim Allah’ı tanıma (marifetullah) hali ile kıymetli ve faydalıdır.
Bugün Allah'a pozitif bilimin çizdiği çerçevede inananların sayısındaki artış ümmet adına endişe vericidir. Yalın bilgi sahibi olan ‘İblis’i bu ilmi şeytan rolünü üslenmesine engel olamamıştır. Ayet (35/28) ‘Allah’tan (hakkıyla) haşyet duyanların “alimler” olduğunu’ bildirmektedir. Eğer ayetteki ilim şeytana verilenle aynı olsaydı, övülmezdi haddi zatında…
İman cennete girmenin pasaportudur adeta... Nasıl ki bir ülkeye girerken bilim adamı mı siyasetçi mi, iş adamı mı, bakılmadan pasaporta tabidir; iman da cennete girmenin pasaportudur. İtikadın nirengi noktası da burası olsa gerek… Vesselam…
[1] Sonradan (1982) Müslüman olan Fransız düşünür Roger Garaudy (1913-2012) yaygın olarak bilinenin aksine Avrupa'daki ilk Rönesans'ın 16. yüzyılda İtalya'da değil, 13. yüzyılda İspanya'da (Endülüs'te) başladığını savunur.