KONYA HABER
Konya
Açık
16°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
48,6257 %0.20
56,1482 %-0.32
11.029,46 %-0.58

DEVLET AYNAYA BAKTIĞINDA

YAYINLAMA:

Bir millet devletinden ne bekler, bir devlet milletinden ne beklemelidir?

Bir ülkeyi anlamak için anayasasını okumak yetmez. Bazen tek bir kelimenin halkın zihninde neye karşılık geldiğine bakmak gerekir.

Mesela devlet.

Aynı kelime Ankara’da başka, Washington’da başka, Londra’da başka, Bern’de başka, Pekin’de başka bir duygu uyandırıyor.

Amerikan siyasal geleneğinin devlete yönelttiği temel soru, “Bu güç nasıl sınırlandırılır?” sorusudur. Çünkü Amerikan sisteminin kuruluşunda devlete duyulan güvenden çok, gücün tek elde toplanmasına duyulan kuşku vardır. Başkan vardır ama Kongre de vardır; Washington vardır ama eyaletler de vardır; iktidar vardır ama karşısında mahkeme vardır.

İngiliz, devleti biraz daha farklı yaşar. Onun güvencesi çoğu zaman siyasetçiden ziyade kurumdur. Başbakanlar değişir, hükümetler düşer, partiler gider; fakat devlet geleneğinin devam etmesi beklenir.

İsviçre ise meseleyi başka bir noktaya taşımıştır. Referandumlar, kantonlar ve doğrudan demokrasi sayesinde vatandaş yalnızca yönetilen değildir; kararın da bir parçasıdır. Devlet, karşıdaki “onlar” olmaktan çıkar, bir ölçüde “biz” haline gelir.

Çin’de devletin meşruiyeti çok daha fazla düzen, kalkınma, istikrar, uzun vadeli planlama ve devlet kapasitesi üzerinden okunur. Avrupa’nın önemli bir bölümünde ise vatandaş yüksek vergi verir ama karşılığında hukuk, sosyal güvenlik, kaliteli kamu hizmeti ve hesap verebilirlik bekler.

Peki Türkiye?

Türkiye’yi bunların hiçbirine bütünüyle benzetemeyiz.

Çünkü bizim devletle ilişkimiz yalnızca siyasi değil, aynı zamanda tarihi ve duygusaldır.

Türk toplumunun hafızasında devlet, çoğu zaman sıradan bir kamu teşkilatından daha büyük bir anlam taşır. İmparatorlukların dağılışını, savaşları, işgali, Milli Mücadele’yi, darbeleri, terörü ve etrafındaki sürekli jeopolitik mücadeleyi yaşamış bir toplum için “devletin bekası” kuru bir bürokrasi tabiri değildir.

Bu sebeple Türkiye’de hükûmet ile devlet arasında, başka toplumlarda aynı kuvvette görülmeyebilen zihinsel bir ayrım vardır.

Hükümete kızabilirsiniz.

Bir bakana öfkelenebilirsiniz.

Bir belediye başkanını, bürokratı veya siyasi partiyi ağır biçimde eleştirebilirsiniz.

Ama mesele devletin varlığına, ülkenin bütünlüğüne veya bayrağa geldiğinde aynı insan bambaşka bir yerde durabilir.

Bu, Türkiye’nin çok büyük bir toplumsal sermayesidir.

Fakat tam burada dikkat edilmesi gereken ince bir çizgi vardır:

Devleti sevmek, devlet adına yapılan her şeyi doğru kabul etmek değildir.

Belki Türkiye’nin önümüzdeki yüzyıldaki en önemli devlet meselesi de budur.

Güçlü devlet ile sorgulanamayan devleti birbirinden ayırmak.

Çünkü güçlü devlet, yanlış yapmayan devlet değildir.

Yanlışını düzeltebilecek kurumlara sahip olan devlettir.

Devletin gerçek gücü, vatandaşın kendisinden korkmasında değil; haksızlığa uğradığında yine devletin kapısını çalabilmesindedir.

Bir vatandaş, karşısında çok güçlü bir şirket bulunduğunda mahkemeye güvenebiliyorsa devlet güçlüdür.

Bir memur, kendisinden daha güçlü birinin talimatına rağmen kanuna bağlı kalabiliyorsa devlet güçlüdür.

Bir genç, tanıdığı olmadığı halde liyakatiyle yükselebileceğine inanıyorsa devlet güçlüdür.

Bir iktidar, kendisini eleştiren vatandaşın da devleti olduğunun farkındaysa devlet güçlüdür.

Ve vatandaş, seçimde desteklemediği bir hükümet döneminde bile “Bu devlet benim devletimdir” diyebiliyorsa, asıl devlet geleneği orada başlamıştır.

Fakat aynayı yalnız devlete tutmak kolaycılık olur.

Bir de millet aynaya bakmalıdır.

Vergisini kaçırıp güçlü devlet isteyen, trafik kuralını ihlal edip hukuk devleti talep eden, kendi yakını için torpil arayıp başkasının torpiline öfkelenen, kamu malını sahipsiz görüp devletin israfından şikayet eden vatandaşın da kendisine sorması gereken sorular vardır.

Çünkü devlet dediğimiz şey uzaydan gelmiyor.

O devletin hakimi de, polisi de, öğretmeni de, mühendisi de, memuru da, siyasetçisi de bu toplumun içinden çıkıyor.

Nasıl bir toplum isek bir süre sonra kurumlarımız da bundan payını alıyor.

Bu yüzden mesele yalnız “Nasıl bir devlet istiyoruz?” değildir.

“O devlete layık nasıl bir vatandaş olacağız?” sorusu da en az onun kadar önemlidir. Tarihteki devlet tecrübemizden istifade ederek bugün süper güç olan devletlerin doğru yaptığı işlerden bugün biz istifade etmeliyiz.

Dünyanın farklı devlet modellerinden Türkiye’nin çıkarabileceği büyük bir ders var.

Amerika’dan gücün denetlenmesini öğrenebiliriz.

İngiltere’den kişilerin geçici, kurumların kalıcı olması gerektiğini…

İsviçre’den vatandaşın karar süreçlerine katılımını…

Avrupa’dan kamu hizmetinin kalitesini…

Çin’den uzun vadeli planlama ve devlet kapasitesini…

Ama bütün bunları öğrenirken kendi tarihimizin en kıymetli tarafını kaybetmek zorunda değiliz: devleti ortak bir çatı olarak görme duygusunu.

Hatta mesele tam tersidir.

Bu tarihi devlet duygusunu hukukla, liyakatle, şeffaflıkla ve güçlü kurumlarla tamamlayabilirsek Türkiye kendisine özgü çok kuvvetli bir devlet-millet ilişkisi kurabilir.

Çünkü 21. yüzyılda güçlü devletin tarifi değişiyor.

Güçlü devlet yalnız ordusu güçlü devlet değildir.

Yalnız ekonomisi büyük devlet de değildir.

Yollar, köprüler, fabrikalar, hastaneler yapmak elbette devlet kapasitesidir; fakat bir devletin görünmeyen altyapısı da vardır.

Adalet görünmeyen altyapıdır.

Liyakat görünmeyen altyapıdır.

Güven görünmeyen altyapıdır.

Bir köprünün eksikliği görülür ve yapılır. Bir fabrikanın eksikliği hesaplanır ve yatırım yapılır.

Ama toplumda güven çökmeye başladığında bunun enkazı hemen görünmez.

İşte devlet aklı tam burada gereklidir.

Vatandaşından güven bekleyen devlet, güvenilir olmak zorundadır.

Vatandaşından kanuna uymasını isteyen devlet, kendi işlemlerini hukuk içinde yürütmek zorundadır.

Vatandaşından fedakarlık isteyen devlet, yükü adaletli dağıtmak zorundadır.

Vatandaşından liyakat bekleyen devlet, liyakatliye yol açmak zorundadır.

Çünkü güven talimatla kurulmaz. Güven hak edilir.

Vatandaşın da karşılığı vardır.

Devlet yalnız haklarımızın dağıtıldığı büyük bir masa değildir. Müşterek sorumluluğumuzdur.

Belki devlet ile millet arasındaki en sağlıklı ilişki, taraflardan birinin diğerine üstünlüğü üzerine değil, karşılıklı vazife üzerine kurulmalıdır.

Devlet vatandaşına, “Sen benim için varsın” demeli.

Vatandaş devletine, “Sen de benim sorumluluğumsun” diyebilmeli.

Ve belki bir ülkenin geleceğini ölçmek için ekonomik göstergelerin yanına tek bir soru daha eklemek gerekir:

Bir vatandaş “devlet” dediğinde kimi kastediyor?

Eğer cevabı “onlar” ise devlet ile millet arasına mesafe girmiştir.

Eğer cevabı “bizimkiler” ise devlet bir siyasi gruba indirgenme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Fakat vatandaş;

“Kim yönetirse yönetsin bu devlet benim de devletim; hukuku da benim, hazinesi de benim, bayrağı da benim, yanlışını söylemek de onu korumak da benim hakkım ve sorumluluğum”

diyebiliyorsa çok daha büyük bir mertebeye ulaşılmış demektir.

Dünyanın Washington’dan Pekin’e, Londra’dan Bern’e kadar yürüttüğü devlet tartışmasının sonunda belki varacağı yer de burasıdır.

Devlet ne vatandaşın efendisidir ne de vatandaşın yağmalayacağı sahipsiz bir hazinedir.

Devlet, bir milletin nesiller arasında devrettiği müşterek emanettir.

Bu yüzden bugün yalnız halkların değil, devletlerin de aynaya bakma zamanıdır.

Halk kendisine sormalıdır:

“Ben nasıl bir devlet istiyorum ve bunun için nasıl bir vatandaş oluyorum?”

Devlet de kendisine sormalıdır:

“Benden korkan bir toplum mu yetiştiriyorum, bana mecbur bir toplum mu; yoksa adaletime güvenerek kendisini bu devletin gerçek sahibi hisseden bir millet mi?”

Çünkü tarihte devletlerin büyüklüğünü yalnız sınırları belirlemedi.

Asıl büyüklük, vatandaşının zihninde ve vicdanında kazandığı meşru yerdeydi.

Ve sonunda bütün devletler için değişmeyen bir hakikat kaldı:

Devlet milletini kaybederse kudretini, millet devletini kaybederse istikametini kaybeder.

İkisinin arasındaki köprünün adı ise ne korkudur ne itaattir.

Adalettir.

 

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız