Çiftçinin Tarlasına Biraz Nefes
Tarımda bazen küçük gibi görünen bir düzenleme, tarlanın başındaki çiftçi için çok büyük bir anlam taşır.
Çünkü çiftçinin üretim takvimi yalnızca takvim yapraklarından oluşmaz. Bir sonraki yılın tohumu, gübresi, mazotu, borcu, yağışı ve pazarı bugünden hesaplanır. Bu nedenle Çiftçi Kayıt Sistemi'ne ilişkin her yeni düzenleme, aslında milyonlarca dönümlük arazinin geleceğine dokunur.
2027 yılı üretim dönemi yaklaşırken kuru tarım arazilerinde buğday, arpa, yulaf, çavdar ve tritikale gibi ürünlerin münavebe uygulaması açısından değerlendirilmesi de bu nedenle önem taşıyor.
Münavebe, tarımın bilimsel açıdan vazgeçilmez uygulamalarından biridir. Aynı ürünün yıllarca aynı tarlada yetiştirilmesi; toprağın besin dengesini bozabilir, hastalık ve zararlı baskısını artırabilir ve uzun vadede verimlilik sorunlarına yol açabilir. Ancak tarım politikası açısından mesele yalnızca “münavebe yapılmalı mı?” sorusundan ibaret değildir.
Asıl soru şudur:
Çiftçiye münavebe yapabileceği ekonomik şartları sağlayabiliyor muyuz?
Kuru tarım yapan bir üreticiyi düşünelim.
Tarlasında sulama imkânı yok. Üretimin kaderini yağış belirliyor. Bir yıl yağmur zamanında geliyor, verim yüzünü gösteriyor. Başka bir yıl kuraklık kapıyı çalıyor ve çiftçi beklediği ürünün yarısını bile alamıyor.
Böyle bir üreticinin karşısına yalnızca “şu ürünü ek, bunu ekme” şeklinde bir üretim modeli koymak yeterli değildir.
Çünkü tarlanın da bir ekonomisi vardır.
Buğday ve arpa gibi ürünler, Türkiye'nin tarımsal üretiminde yalnızca ekonomik değeri olan ürünler değildir. Buğday soframızdaki ekmeğin, arpa ise hayvancılık sektörünün ve yem sanayisinin temel unsurlarından biridir. Yulaf, çavdar ve tritikale ise özellikle kuraklık ve farklı toprak koşullarında üretim deseninin çeşitlendirilmesine katkı sağlayabilecek önemli ürünlerdir.
Üstelik 2025–2027 destekleme sistemi içerisinde arpa, buğday, çavdar, tritikale ve yulaf aynı destek kategorisinde değerlendirilmektedir.
Bu tablo bize önemli bir şeyi söylüyor:
Üretim planlaması yapılırken ürünlerin yalnızca tarladaki karşılığına değil, ülke ekonomisindeki karşılığına da bakılmalıdır.
Münavebe konusunda da çiftçinin kafasının karışmaması gerekiyor.
Mevcut uygulamalarda münavebe kuralları desteklemelerle ilişkilendirilmiş durumda. Bakanlığın yayımladığı uygulama açıklamalarında aynı ürünün art arda iki kez ekilebildiği, üçüncü ekilişte aynı ürünün devam etmesi halinde münavebe kuralına aykırılık oluştuğu belirtiliyor. Münavebeye uygun olmayan üretimlerde belirli desteklerden yararlanılamıyor.
Burada yapılması gereken, çiftçinin kafasını daha fazla karıştırmak değil; kuralı açık, anlaşılır ve öngörülebilir hale getirmek.
Çünkü çiftçi ekimden sonra kural öğrenmemeli.
Kuralı ekimden önce bilmeli.
Hangi ürünü ekerse hangi desteği alacağını, hangi durumda destek kaybı yaşayacağını, münavebe hesabının nasıl yapılacağını ve kendi arazisinin hangi uygulamaya tabi olduğunu açıkça görebilmeli.
Tarımda güven, biraz da buradan başlar.
Bugün çiftçiye “planlı üretim” diyoruz.
Bu doğru.
Türkiye'nin plansız üretimden kaynaklanan sorunları azaltması, su kaynaklarını daha etkin kullanması, stratejik ürünlerde arz güvenliğini sağlaması ve toprağın sürdürülebilirliğini koruması gerekiyor.
Fakat planlı üretim, çiftçinin iradesini ortadan kaldırmak anlamına gelmemeli.
Tam tersine çiftçinin önünü görmesini sağlamalı.
Bir çiftçi ertesi yıl hangi ürünü ekebileceğini biliyorsa plan yapabilir.
Girdi maliyetlerini hesaplayabilir.
Tohumunu zamanında alabilir.
Gübresini planlayabilir.
Ürününün pazarı için önceden hazırlık yapabilir.
Ama kurallar sürekli değişiyor veya yeterince açık anlatılmıyorsa çiftçinin yaptığı hesap bir anda bozulabilir.
Tarımda en pahalı şeylerden biri de belirsizliktir.
Çünkü çiftçi üretime başlamadan önce para harcar.
Tohum toprağa düşmeden masraf başlar.
Mazot harcanır.
Gübre alınır.
İlaç alınır.
İşçilik yapılır.
Ve bütün bu maliyetlerin karşılığında çiftçinin elinde yalnızca bir beklenti kalır:
“İnşallah yağmur yağar.”
Kuru tarımın hikâyesi biraz da budur.
Bu nedenle 2027 yılına giderken münavebe tartışmasını yalnızca bir destekleme şartı olarak değil, toprak sağlığı, gıda güvenliği, çiftçi geliri ve iklim değişikliği ekseninde ele almak gerekiyor.
Çünkü önümüzde artık eski tarım koşulları yok.
Kuraklık daha fazla konuşuluyor.
Yağış rejimleri değişiyor.
Su kaynakları azalıyor.
Girdi maliyetleri yükseliyor.
Çiftçinin üretim kararları her geçen yıl daha fazla risk taşıyor.
Böyle bir ortamda tarım politikalarının çiftçiye yalnızca görev yüklemesi değil, riskini de paylaşması gerekiyor.
Çiftçiden toprağı korumasını istiyorsak ona bunun ekonomik karşılığını da vermeliyiz.
Çiftçiden planlı üretim istiyorsak planın içerisinde ona gerçekçi alternatifler sunmalıyız.
Çiftçiden münavebe istiyorsak bölgenin iklimini, toprağını, su durumunu ve ürün ekonomisini hesaba katmalıyız.
Ve belki de en önemlisi…
Çiftçinin yıllardır aynı toprağa bakarak edindiği tecrübeyi de tarım politikasının bir parçası olarak görmeliyiz.
Çünkü masa başında hazırlanan hiçbir üretim planı, tarlanın başındaki çiftçinin tecrübesinin yerini tamamen tutamaz.
2027 yılı yaklaşırken beklentimiz açık olmalı:
Daha anlaşılır kurallar, daha öngörülebilir destekler, daha bilimsel üretim planlaması ve daha güçlü bir çiftçi.
Münavebe toprağın geleceği için gereklidir.
Planlı üretim ülkenin geleceği için gereklidir.
Ama bütün bunların merkezinde çiftçi yoksa hiçbir sistem uzun vadede başarılı olamaz.
Çünkü toprağı koruyacak olan da üretimi sürdürecek olan da soframıza ürünü ulaştıracak olan da çiftçidir.
Bugün tarlada atılan her tohum, aslında yalnızca bir ürünün değil, Türkiye'nin gıda geleceğinin de tohumudur.
O nedenle çiftçiye sadece ne ekeceğini söylemek yetmez.
Ektiğinde kazanabileceği, ürettiğinde ayakta kalabileceği ve yarınını görebileceği bir tarım düzeni kurmak gerekir.
Çünkü çiftçi üretirse tarım yaşar.
Tarım yaşarsa toprak yaşar.
Toprak yaşarsa Türkiye'nin geleceği yaşar.