KONYA HABER
Konya
Parçalı az bulutlu
16°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
49,2018 %0.03
55,4830 %0.02
10.767,49 %0.03

GÜVEN BUNALIMI

YAYINLAMA:

Bir ülkenin kasası boşalabilir; yeniden dolar. Fabrikası yıkılabilir; yeniden kurulur. Ekonomisi daralabilir; yeniden büyür. Şehirleri yara alabilir; ayağa kaldırılır.

Fakat bir millet birbirine olan güvenini kaybederse, mesele artık yalnızca ekonomi veya siyaset değildir.

Mesele, bir memleket meselesidir.

Çünkü güven; bilançolarda görünmeyen, borsada işlem görmeyen, merkez bankalarının basamadığı ama bir ülkenin bütün düzenini ayakta tutan görünmez sermayedir.

İnsan insana güvenecek.

Evlat babasının sözüne, vatandaş devletine, devlet vatandaşına güvenecek. Genç yarınına, esnaf müşterisine, yatırımcı hukuka, üretici piyasaya güvenecek.

Ve hepsinden önemlisi, insan yaşadığı ülkenin yarınının bugünden daha iyi olabileceğine inanacak.

Bugün belki de en büyük meselemiz tam burada başlıyor: Güven aşınıyor.

GÜVENİN EKONOMİSİ

Ekonomiyi çoğu zaman faizle, kurla, enflasyonla, rezervle konuşuyoruz. Elbette bunların tamamı önemlidir. Fakat ekonominin rakamlara sığmayan bir başka göstergesi vardır: güven.

Bir yatırımcı parasını bir ülkeye getirirken yalnız bugünkü kazancına bakmaz. Yarın kuralların değişip değişmeyeceğine, hukukun işleyip işlemeyeceğine, sözleşmesinin korunup korunmayacağına ve önünü görüp göremeyeceğine de bakar.

Çünkü sermaye belirsizliği sevmez.

Güven arttığında insanlar yatırım yapar, üretir, istihdam oluşturur, uzun vadeli plan kurar. Güven azaldığında ise herkes savunmaya geçer.

Vatandaş parasını, şirket nakdini, yatırımcı sermayesini korumaya çalışır.

Ve bir ülke için tehlikeli soru ortaya çıkar:

“Ne üretebiliriz?” yerine “Elimizdekini nasıl koruruz?”

Ekonomik kayıp tam da burada başlar.

Çünkü güçlü ekonomilerin temelinde yalnız para değil, yarına duyulan inanç vardır.

SİYASETİN EN BÜYÜK SERMAYESİ

Aynı durum siyaset için de geçerlidir.

Siyasetin gerçek sermayesi yalnız oy değildir; güvendir.

İktidarıyla muhalefetiyle siyaset kurumunun en büyük sorumluluğu, vatandaşın devletine ve ülkesinin geleceğine olan inancını korumaktır.

İnsanlar ekonomik sıkıntıya bir müddet dayanabilir. Fedakarlık yapabilir. Şartların zor olduğunu gördüğünde yükün bir kısmını omuzlamayı da kabul edebilir.

Fakat toplumların taşımakta zorlandığı başka bir yük vardır.

Adaletsizlik duygusu.

İnsan, kendisine başka, başkasına başka ölçünün uygulandığına inanmaya başladığında mesele ekonomik olmaktan çıkar.

İşe alımda adalet…

İhalede adalet…

Vergide adalet…

Terfide adalet…

Mahkemede adalet…

Mükafatta ve cezada adalet…

Devletin büyüklüğü yalnız kudretinden değil, vatandaşında oluşturduğu adalet duygusundan gelir.

Çünkü güvenin olmadığı yerde kanun bulunabilir ama aidiyet zayıflar. Kurumlar bulunabilir ama kurumlara inanç azalır.

GENÇ BİR İNSANIN SORUSU

Meselenin belki de en ağır tarafı gençlerimizdir.

Bir gence yıllarca;

“Çalış.”

“Oku.”

“Kendini geliştir.”

“Üret.”

“Sabret.”

diyoruz.

Peki o genç bize dönüp şu soruyu sorduğunda ne cevap vereceğiz?

“Çalışırsam karşılığını alacağıma inanabilir miyim?”

Bence Türkiye'nin geleceğine ilişkin en önemli sorulardan biri budur.

Çünkü gençler yalnız iş aramıyor.

Adalet arıyor.

Liyakat arıyor.

Önünün açık olduğunu görmek istiyor.

Kendi ülkesinde hayal kurabilmek istiyor.

Bir milletin gençleri başka ülkelerde yaşamayı merak edebilir; bunda şaşılacak bir şey yoktur. Fakat kendi ülkesinde gelecek kuramayacağına inanmaya başlaması üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir meseledir.

Çünkü gençlik yalnız nüfus değildir.

Gençlik, bir milletin geleceğe gönderdiği mektuptur.

O mektuba ümitsizlik koyarsanız yarın karşınıza ümitsizlik çıkar.

Liyakat koyarsanız üretim çıkar.

Adalet koyarsanız aidiyet çıkar.

İmkan koyarsanız girişimcilik çıkar.

İdeal koyarsanız medeniyet çıkar.

MESELEYİ YALNIZ DEVLETE YÜKLEYEMEYİZ

Fakat burada kolaycılığa da kaçmamak gerekiyor.

Her problemi Ankara'ya, siyasete veya ekonomiye yüklemek bizi hakikate ulaştırmaz.

Çünkü güven krizi yalnız devlet dairelerinde yaşanmıyor.

Evlerimizde de yaşanıyor.

Eşler birbirine güvenmiyorsa, çocuk anne babasının sözünü önemsemiyorsa, komşu komşusundan şüphe ediyorsa, ticarette verilen sözün kıymeti kalmamışsa, sosyal medyada yalan hakikatten daha hızlı dolaşıyorsa ortada yalnız siyasi değil, ahlaki bir problem vardır.

Devlet kanun koyabilir; vicdanı ise aile yetiştirir.

Devlet okul yapabilir; fakat karakteri okul binası inşa etmez.

Mahkeme sözleşmenin gereğini yerine getirtebilir; fakat insanı sözünün eri haline getiremez.

Polis güvenliği sağlayabilir; fakat insanın komşusuna merhametini üretemez.

Öyleyse güveni yeniden inşa edeceksek işe yalnız devletten değil, kendimizden ve evimizin içinden de başlamalıyız.

BİZE NE OLDU?

Belki de en fazla sormamız gereken soru budur.

Bize ne oldu?

İnsanları artık tanımadan sınıflandırıyoruz.

Siyasi görüşüne, hayat tarzına, memleketine, mahallesine, hatta sosyal medya hesabına bakarak hakkında hüküm veriyoruz.

Dinlemeden karar veriyor, anlamadan taraf belirliyor, konuşmadan birbirimizi mahkum ediyoruz.

Böyle millet olmak, millet kalmak zor.

Böyle ancak aynı sınırlar içerisinde yaşayan fakat birbirinden giderek uzaklaşan kalabalıklar olunur.

Millet olmak aynı düşünmek değildir.

Millet olmak, ayrı düşündüğümüz halde aynı geleceğin sorumluluğunu taşıyabilmektir.

Sevmediğimiz insanın da hukukunu savunabilmektir.

Çünkü adalet yalnız bizim için istendiğinde adalet değildir.

DÜNYA DA GÜVEN KAYBEDİYOR

Üstelik mesele yalnız bize ait değil.

Dünya giderek daha güvensiz bir döneme giriyor.

Devletler birbirlerine güvenmiyor. Ticaret artık yalnız ticaret değil, aynı zamanda jeopolitik bir mücadele aracı. Teknoloji yalnız kalkınmanın değil, güç savaşlarının da sahası haline geliyor.

Bilgi hiç olmadığı kadar çoğaldı fakat hakikati bulmak hiç olmadığı kadar zorlaştı.

İletişim hızlandı ama insanlar birbirini anlamakta zorlanıyor.

Tam da böyle bir çağda Türkiye'nin önünde büyük bir fırsat bulunuyor.

Dünya güven kaybederken güven üreten bir ülke olmak.

Hukukuyla…

Üretimiyle…

Diplomasisiyle…

Girişimcisiyle…

Gençleriyle…

Ailesiyle…

Devletiyle…

Ve bin yıllık medeniyet birikimiyle.

Fakat bunun yolu yalnız büyük hedefler ilan etmekten geçmez.

Büyük hedeflerin arkasına büyük bir insan ve ahlak düzeni koymak gerekir.

BİZE YENİDEN “SÖZ” LAZIM

2053'ü, 2071'i konuşuyoruz.

Konuşmalıyız da.

Fakat o tarihlere yalnız otoyollar, hızlı trenler, gökdelenler, fabrikalar veya savunma sanayii projeleriyle yürünmez.

Bir medeniyetin büyüklüğü biraz da insanının karakterinde ölçülür.

Tüccarın müşterisini kandırmamasında…

Hakimin önündeki insanın kim olduğuna, makam ve mevkisine bakmadan karar verebilmesinde…

Siyasetçinin kendisine verilen yetkiyi emanet bilmesinde…

Bürokratın liyakati gözetmesinde…

Patronun işçisinin hakkını düşünmesinde…

Çalışanın işvereninin malını kendi malı gibi korumasında…

Babanın çocuğuna verdiği sözü tutmasında…

Ve insanın, kimse görmediğinde de doğru kalabilmesinde.

Belki bugün ihtiyacımız olan şey tam olarak budur.

Sözün yeniden ağırlık kazanması.

Devletin sözü.

Siyasetçinin sözü.

Tüccarın sözü.

Babanın sözü.

Gencin sözü.

İnsanın insana verdiği söz…

Çünkü güven emirle kurulmaz.

“Bana güven” diyerek güven kazanılmaz.

Güven talep edilmez; hak edilir.

Nutukla değil, tutarlılıkla.

Reklamla değil, davranışla.

Korkuyla değil, adaletle.

Türkiye'nin daha fazla üretime, teknolojiye, ihracata, güçlü kurumlara, nitelikli eğitime ve büyük küresel hedeflere elbette ihtiyacı var.

Fakat bütün bunların altında görünmeyen sağlam bir temel olmak zorunda:

Güven.

Güven varsa sermaye gelir.

Güven varsa genç hayal kurar.

Güven varsa aile ayakta kalır.

Güven varsa farklılıklarımız düşmanlığa dönüşmez.

Güven varsa millet geleceğine inanır.

Ve güven yoksa en görkemli binalar bile bir medeniyet kurmaya yetmez.

Türkiye'nin meselesi yalnız daha zengin veya daha güçlü olmak değildir.

Asıl hedefimiz;

güçlü olduğu için güvenilen değil, güvenildiği için güçlü olan bir Türkiye inşa etmek olmalıdır.

Çünkü devletleri kanunlar yönetir, ekonomileri rakamlar ölçer, orduları silahlar korur.

Ama milletleri ayakta tutan güvendir.

 

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız